Bugün ülkemizde yediden yetmişe herkes bir otomobil sahibi olmanın derdinde. 18’ine girer girmez araç satın almanın heyecanını yaşayan bir gençle emekliliğin tadına geç de olsa varabilmek için oto pazarında gezinen ileri yaş bir vatandaşın ortak tutkusu söz konusu.
Sokakta rastgele birisini çevirdiğinizde size hangi model aracın hangi markasının kaç lira ettiğini söyleyebilir. Otomobille alakasının olmadığını düşündüğünüz birinin yanına yaklaşsanız size anında benzin ve mazotun litresinin kaç liraya dayandığını nedenleriyle birlikte anlatabilir.
Binek bir araç sahibi olabilmek artık lüks değil bir ihtiyaç. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için bir zorunluluk halini aldı. Büyük şehirlerin trafik sorunu her geçen gün ağırlaşmaya devam etse de bireysel araç ediniminin önüne bir türlü geçilemiyor. Toplu taşıma araçlarının sahip olduğu “konfor” göz önüne alındığında bu sonucu beklemek kadar doğal bir durum sözkonusu olamaz.
Bugün İstanbul merkezli yaşadığımız trafik sorununun nedenleri arasında araç sayısının artışı gösterilirken insanların toplu taşıma kullanması için özendirici reklamlar düzenleniyor. Buna karşın özel araçlarda gerileme değil artış göze çarpıyor. Metrolar, metrobüsler, İETT otobüsleri ve dolmuşların sayısı ne kadar artırılırsa artırılsın, ne kadar özendirici mekanizme devreye sokulursa sokulsun özel araç kullanımı engellenemiyor.
Bunun en büyük gerekçesi ise güvenlik ve asayiş sorunu ile birlikte vatandaşın konfor arayışı. “Saatlerce yolu dakikalara indirebilmek varken neden toplu taşıma kullanılamıyor?” sorusunun cevabı burada.Çalışanlar açısından özel araç ayrı bir ikilem ortaya koyuyor. Özel araçla gitmek ile toplu taşıma kullanmak tercihi arasında sıkışan çalışanlar ya strese maruz kalarak dakikalar içinde işe gitmek ya da saatlere boyun eğerek güvenlikli olarak işyerine kapağı atabilmenin derdinde.
“İstanbul’un trafik sorununu çözeriz” diyen hiçbir siyasi söyleme itibar etmemek gerek. İstanbul’un bu sorunu çözülemez. Ancak biraz rahatlatılabilir, o da sınırlı. Nüfus arttıkça araç sayısı artacak, araç sayısı arttıkça çile katlanacak. Bu durum metropolde yaşayanlar için kaçınılmaz bir gerçek.
Metrolarda, metrobüslerde, otobüslerde seyahat edenler artık bırakın otururak gitmeyi, ayakta tutunarak gidebilmeyi lüks olarak tanımlıyor. Metrolarda metrobüslerde hatlar uzadıkça, durak sayısı arttıkça kuyruklar da artıyor.
Milletimizin otomobile tutkunluğu da bu sorunun kısmi parçası. Otomobil kullanımının verdiği rahatlık sürücülere yansımış değil. Çevresel etkiler araç sahiplerini de sabırsız ve sinir sahibi yapıyor.
Kadın erkek fark etmeksizin tüm sürücüler senir sahibi. Tartışmaların önü kesilemiyor.
Özel araç sahipliğine dönecek olursak ülkemizde her markanın her modelinin bulunuyor olması satın alma taleplerinde etkili. Dünyanın en lüks aracını sağınızdaki şeritte görebilirken son kullanma tarihi geçmiş araçların çekicilerce götürüldüğüne de şahitlik ediyorsunuz.
Tüm bu keşmekeşliğe karşın araç kullanım yaşı gençler lehine geriliyor. Lüks araç takıntısı artıyor. Spor araçlara ilgi patlarken yakıt ekonomisi yapmak yerine hava atmak daha popüler hal kazanıyor.
Ülkemizde tüm modellere erişebilme imkanı var. Tüm segmentte otomobil galeri vitrinlerini süslüyor.
Otomobile olan bağımlılığımız giderek artıyor. İnsanın doğasında barınma öncelikli bir dürtü iken “ev mi araba mı?” tercihinde “araba” hala ağırlığını koruyor.
Yediden yetmişe otomobil bağımlısı bir topluma doğru evriliyoruz. Şatlar bunu zorunlu kılıyor desek de bu şartlara hangi aşamalardan geçerek gelindiğine çözüm üretebilirsek ileriye dönük tahminleri daha kolay yapabiliriz. Otomobil tutkusu ayrı, bağımlısı olmak apayrı.
Mobilize bir kitlenin otomobilize olmuş hali büyük şehirlerin geleceğinde de etkin rol oynamaya devam edecek









