Kurulduğunuz günden bu yana, “Mutlu Et, Mutlu Ol” anlayışıyla sürdürülebilirliği işinizin ayrılmaz bir parçası olarak görüyorsunuz. Sizin için her marka bazında sürdürülebilirlik neden önemli ve bu düşünceyi daha ileri noktalara nasıl taşımak istiyorsunuz?
Biz sürdürülebilirliği sadece çevre meselesi olarak görmüyoruz. “Mutlu Et, Mutlu Ol” anlayışının özü zaten müşteriyi, çalışanı, toplumu, tedarikçiyi ve hissedarı birlikte düşünmek. Bir iş uzun vadede yaşayacaksa sadece kar üretmesi yetmez, insana, topluma ve dünyaya da değer üretmesi gerekir. Bu nedenle Yıldız Holding’de sürdürülebilirliği iş stratejisinin temel unsurlarından biri olarak görüyoruz. 2050 net sıfır karbon hedefimiz var ve şirketlerimizde yeşil dönüşüm yatırımlarını hızlandırıyoruz.
Fırsat eşitliği, çeşitlilik ve kapsayıcılık da sürdürülebilirliğin ayrılmaz parçaları. Bunu marka seviyesinde somutlaştırmak önemli, tüm Yıldız Holding markaları tüm dünyada bunu sürdürüyor, mesela Ülker’de programımızın dört temel alanı dünyamız, değer zincirimiz, çalışanlarımız ve toplum; Entegre Sürdürülebilirlik Vizyonu ile ilerliyoruz. Ben sürdürülebilirliğin markanın üzerine sonradan eklenen bir iletişim konusu olmasını doğru bulmuyorum; ürün geliştirmeden üretime, ambalajdan tedarik zincirine kadar işin içine girmesi gerekiyor. Sonuçta “her lokmada mutluluk” diyorsak, o lokmanın arkasındaki bütün sürecin de sürdürülebilir olması lazım.
Bizim alıştığımız açıdan bakarsak Ulu Yaratıcımız Allah’ın bize bahşettiği dünya ve nimetlerinin değerlendirilmesinde de Allah’a karşı olan sorumluluğumuz vardır. Bunları hakkıyla yerine getirirsek biz de Allah’ın aziz kullarından oluruz, yoksa Kuran’da bu kişiler aşağılık olarak tanımlanmıştır.
Özellikle Türk sporuna verilen desteğiniz ortada. Bu alanda yeni iş birlikleri, atılım, tanıtım ya da ileriye dönük projeksiyonunuzdan bahsedebilir misiniz?
Spor bizim için sadece gönül işi değil. Spor meşru dairede bir eğlencedir ve gençler için birçok güzel hasletin edinildiği bir yer olmalıdır. Spor aynı zamanda toplumun bir araya geldiği, meşru dairede duyguların deşarj olduğu, birlikte coşulduğu bir içtimai araç olarak ele alınmalıdır. Ben babamın teşviki ile gençliğimden beri kürek, yüzme, halter, atıcılık, dalgıçlık ve yelkene, offroad ve pistte otomobil kullanmaya meraklı oldum. Judo da ise lisansım vardı. Ülkerspor ile başlayan basketbol maceramızı alışılmışın dışında sürdürdük, tekraren Avrupa Şampiyonluğu ile taçlandırdık.
Ben Fenerbahçeliyim ama şirketin parasını sadece Fenerbahçeli olduğum içinharc ayamam. Şirketin parası ticari bir sorumluluktur. Yaptığımız sponsorluğun marka bilinirliğine, satışa, tüketiciyle kurduğumuz ilişkiye ve toplumsal faydaya katkısı olmak zorundadır. Forma ve ürün sponsorluklarından saha reklamlarına, stad ve basketbol arenası isim sponsorluğuna kadar yaptığımız yatırımlara hep böyle baktık. Üstelik sadece Fenerbahçe’ye değil, Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor gibi birçok kulübe ve farklı spor alanlarına da destek verdik. Bugün de bu yaklaşımı sürdürüyoruz. Türkiye Basketbol Federasyonu ile yaptığımız iş birliği kapsamında Ülker, önümüzdeki üç yıl boyunca tüm Milli Takımlarımızın resmi sponsoru oldu.
Bununla da yetinmedik; Basketbol Gençler Ligi artık “Ülker Basketbol Gençler Ligi” adıyla devam edecek. Turkcell Basketbol Gelişim Merkezi’ndeki üç altyapı salonu da Ülker Halley, Ülker Go Ahead ve Ülker Çizi isimlerini taşıyacak. Yani sadece bugünün başarılarına değil, yarının sporcularının yetişmesine de yatırım yapıyoruz. Spor sponsorluğunun ticari etkisini de geçmişte gördük. Örneğin Halley Fenerbahçe sponsorluğu sonrasında satışta çok hızlı biçimde önemli bir eşiğe ulaştı. Dolayısıyla gelecek için “Kime sponsor olacağız?” sorusundan çok “Sporla markalarımız ve tüketici arasında nasıl anlamlı bir bağ kuracağız?” sorusunun cevabı bizim için önemlidir. Bu bağı kurabildiğimiz yerde spora desteğimizi sürdürürüz.
Kültür ve sanat alanında da atılım, tanıtım ve yatırımlarınıza şahit olmaktayız. Kısa, orta veya uzun vadede bu eksende yeni çalışmalar planlanıyor mu?
Sanata ilgim sonradan oluşmuş bir kurumsal iletişim projesi değil, gençliğimden beri var. Dedemin, hocalarımın, babamın en iptidai şartlar altında bile bir sanat eseri edindiğini bilirim. Mesela rahmetli Muharrem dedem bir gazeteden dahi olsa Karahisari Besmelesini çerçeveletmiş, yemek odasına asmıştı. Yıldız Holding bünyesindeki eserleri kapalı depolarda tutmak yerine çalışma arkadaşlarımızın görebileceği alanlarda sergiliyoruz. Sergiler açıyor, farklı sergilere destek oluyor ve koleksiyonumuzdaki eserler için şehirlerden ve müzelerden gelen sergileme taleplerini değerlendiriyoruz.
Konuşan Yazılar, Gök Kubbe, Sabrın Nakşı ve Aşkın Sureti Hilye-i Şerifler Sergisi bunlardan bazıları. Sanat dünyası da değişiyor, biz de bu değişimi yakından takip ediyoruz. Bunun en güzel örneklerinden biri Refik Anadol ve Efsun Erkılıç’ın Los Angeles’ta hayata geçirdiği DATALAND. Dünyanın ilk yapay zeka sanatları müzesi DATALAND’a biz de yatırım yaptık. Refik Anadol ayrıca Yıldız Holding’e yine özel bir dijital eser hazırlayacak ve bu eser koleksiyonumuza dahil olacak. Böylece yıllardır oluşturduğumuz sanat koleksiyonumuzu dijital sanat ve yapay zeka ile yeni bir boyuta taşıyoruz.
Türk sanatçılarının globalde daha güçlü bir ses olmasını istiyoruz. Ahmet Güneştekin’in Roma’daki “Yoktunuz” sergisinin ana sponsorluğunu üstlendik, Venedik’te Palazzo Gradenigo’da açılan “Sessizlik” sergisine destek verdik. Bunun yanında Londra, Cidde pladis, New York’taki GODİVA ve farklı daha birçok yerel ve global ofislerimizde dünyaca meşhur Türk sanatçılarının
eserlerine yer veriyoruz ve böylelikle Ekrem Yalçındağ, Burhan Doğançay, Ahmet Güneştekin gibi sanatçılarımızın eserlerini dünyanın farklı noktalarında çalışma arkadaşlarımız ve ziyaretçilerimizle buluşturuyoruz. Türk sanatının uluslararası görünürlüğüne kendi faaliyet gösterdiğimiz coğrafyalarda katkı sağlıyoruz. Ben sanatı “mutluluğu paylaşmanın” yollarından biri olarak görüyorum. Sanat
insanın estetik anlayışını geliştiriyor, dünyaya bir başka türlü bakmasını sağlıyor. Bunun iş hayatına da katkısı olduğuna inanıyorum. Kültür ve sanatta bizim için süreklilik esastır. Bir taraftan sahip olduğumuz kültürel birikimi koruyup paylaşırken, diğer taraftan yeni teknolojilere, yeni sanat biçimlerine ve sanatçılarımızın uluslararası yolculuğuna destek vermeye devam edeceğiz.
Dünyanın önde gelen sertifikasyon programlarından işveren bazında önemli ödüller almaktasınız. Bu başarılı süreci nasıl takdir edersiniz ve alınan ödüllerin temelinde ne yatıyor?
Ben ödüllerin sebep değil, sonuç olduğunu düşünüyorum. Elbette aldığımız ödüller, sertifikalar ve bağımsız kuruluşların takdiri çok kıymetli, çünkü bunlar neticede çalışanların, tüketicilerin, bağımsız kuruluşların ve jürilerin takdiridir. Bana sorarsanız en büyük takdir, halkın bizi sevmesi, ürünlerimizi tercih etmesi ve markalarımızın yıllardır insanların hayatında yer almasıdır. Ülker 80 yılı aşkın süredir Türkiye’de nesillerin hayatında; çocukluğunda yediği bir Ülker ürününü bugün kendi çocuğuna alıyor insanlar. Bir markanın kuşaklar boyunca böyle bir bağ kurabilmesi herhalde alabileceğimiz en güzel ödüllerden biridir.
Bugün Ülker’in dünyanın dört bir yanında satılan ve sevilen bir markaya dönüşmüş olması da bizim için ayrıca önemli. Fakat globalleşme hikayemiz yalnızca Ülker’i dünyaya markası yapmaktan ibaret değil. GODİVA, McVitie’s, Verkade, BN gibi başka toplumların tarihinde, kültüründe ve çocukluk hatıralarında yer etmiş markaları da bünyemize kattık. Biz kendi tecrübemizi, girişimciliğimizi ve iş yapış biçimimizi bu markalara entegre ediyoruz; onların yüz yılı aşan marka mirasından, farklı pazarlardaki tecrübelerinden ve tüketici kültürlerinden de biz öğreniyoruz. Bir Türk şirketinin yalnızca kendi markalarını globalleştirmesi değil, başka toplumların çok sevdiği markaların geleceğine sahip çıkması ve onları daha ileri taşıması da önemlidir.
Tabii tüm bunların başlangıcında insan vardır. Biz tüketicimize “her lokmada mutluluk” vadediyorsak, “Mutlu Et, Mutlu Ol” anlayışının önce içimizde filizlenmesi gerektiğine inanıyoruz. Çalışma arkadaşlarımızın kendilerini güvende, adil bir süreç içinde, fikirlerini rahatlıkla ifade edebildikleri ve gelişebilecekleri bir ortamda hissetmelerini istiyoruz. Farklı kuşakların birbirinden öğrendiği çalışma düzeni, feedback, feedforward, tersine mentorluk, Yıldız Akademi gibi işyerinde eğitim ve gelişim imkanları, çalışan kulüpleri, sendikalaşma gibi faaliyetlere verdiğimiz destek hep bunun içindir. Uluslararası işveren sertifikasyonlarında ve bağımsız değerlendirmelerde aldığımız takdirleri de bu kültürün dışarıdan teyidi olarak görüyoruz.
Takdiri de yalnızca yıl sonuna, performans görüşmelerine veya büyük ödül törenlerine bırakmıyoruz, mesela tüm dünyadan bağımsız jürinin tespit ettiği en iyi uygulamaların paylaşılıp ödüllendirildiği Senenin Yıldızları’nı 18 yıldır düzenliyoruz. Dünyanın dört bir yanından çalışma arkadaşlarımızın projeleri yarışıyor. Bir de özel bütçeli, çalışma arkadaşlarımızın iyi bir işi, güzel bir fikri veya fazladan gösterilen bir gayreti gördükleri anda birbirlerini takdir edebildikleri anlık ödüllendirmek sistemimiz var. Çünkü insan yaptığı güzel işin karşılığının ve takdirinin anında görülmesini istiyor.
Markalar da dijitalleşme süreciyle birlikte yapay zekâyı içselleştirmiş durumdalar. Yıldız Holding bu alanda genel politika ve diğer markalar bazında nasıl bir çalışma, yatırım ve uygulamalara imza atıyor? Bu süreç sizi nasıl etkiliyor ya da etkileyecek?
Yapay zeka artık geleceğin konusu değil, bugünün meselesi olmuştur. Yapay zeka dünya tarihinin en önemli dönüştürücü unsurlarından biri olacaktır, hatta olmuştur. Biz de Yıldız Holding ve tüm şirketlerimizde bunu işimizin içine monte ediyoruz. Bizim avantajımız, yapay zeka gündeme gelmeden 6 ila7 yıl önce ciddi bir dijitalleşmek ve operasyonel mükemmellik yolculuğuna çıkmış olmamız; önce süreçleri ve ERP altyapısını kurduk, fabrikalarımızın ve fonksiyonlarımızın aynı veri diliyle konuşmasını sağladık. Ardından robotik süreçler ve IoT geldi. Üretim hatlarımızın tamamından gerçek zamanlı veri alıyoruz; Gebze fabrikasında otonom robot taşıyıcılar kullanılıyor ve şimdi makinelerin daha fazla kendi kararlarını vereceği ikinci faza geçiliyor.
Satışta sipariş oluşturmadan tahminlemeye ve güzergah planlamasına kadar yapay zeka kullanılıyor. Faturaların botlarla kontrol edildiği süreçlerimiz var. Pazarlama, finans ve insan kaynaklarında yapay zeka uygulamalarımız bulunuyor; mesela yetenek havuzundan ilk aday alternatiflerinin oluşturulmasında yapay zekadan yararlanılıyor. Pazarlamada ise yapay zekanın özellikle yaratıcı süreçleri ciddi biçimde değiştirdiğini görüyorum. Ama başarıyı “yapay zeka kullanıyoruz” diyerek değil, sağladığı hız, çeviklik, yaratıcılık, verimlilik ve tasarrufla ölçmek gerekiyor.
Dönüşüm teknolojiyle değil, insanla oluyor. Yıldız Tech iş birliğiyle Yapay Zeka Akademisi’ni kurmamızın sebebi de bu oldu. Üretimdeki arkadaşımızdan pazarlamacımıza, finansçımızdan insan kaynaklarına kadar herkes kendi işinde yapay zekadan nasıl faydalanacağını bilmeli. Yönetimde karar verirken de kullanıyoruz; analizleri ve farklı ihtimalleri önümüze daha hızlı getiriyor. Karar alma hızımız artıyor, ama kararı yine insan veriyor. Bizim kültürümüzde “faydalı ilim” diye güzel bir ölçü var. Yapay zekayı da öyle değerlendiriyorum; ne kadar gösterişli olduğu değil ne işe yaradığı önemli. Teknoloji değişir, araçlar değişir ama faydalı olanı aramak ve yaptığımız işin sorumluluğunu taşımak vazifemiz değişmez.
Yıldız Holding 2026 yılını finansal anlamda nasıl tamamladı? 2027 yılı beklentileri, orta vadeli finansal hedefler neler?
Yıldız Holding 2018’de yaklaşık 7 milyar dolarlık kısa vadeli borcunu yeniden yapılandırdı ve bugün borcumuzu 500 milyon dolar seviyesinin altına indirdik. Bu süreçte Türkiye’de yatırımlarımıza devam ettik, son beş yıllık dönemde çalışan sayımızı her yıl yaklaşık 5 bin kişi artırdık, organik büyümemiz sürüyor, makine ve tesis yatırımlarımız devam ediyor ve ihracatımız da nerdeyse milyardolar düzeyine ulaştı. Sendikasyon öncesi 11 milyar Amerikan doları olan ciromuz, bugün 16 milyar doları buldu. Yurtiçi ve yurtdışı borçlarımız iki yıllık faaliyet karımız seviyesinde olup, sağlıklı bir mali yapımız vardır.
Yeni iş birlikleri, ürün tanıtım ve geliştirmeleri ekseninde YıldızHolding’den yenilikler beklemeli miyiz?
Kesinlikle inovasyon bizim işimizin merkezinde. Ülker’de ve diğer markalarınızda yeni ürünü yalnızca Ar-Ge’nin işi olarak görmüyoruz; fikir fabrikadan, satıştan, pazarlamadan, tüketiciden herhangi bir yerden gelebilir. Her yıl çok sayıda tüketici araştırması yapmamızın nedeni de budur. Tüketicinin nabzını, değişen ihtiyaçlarını ve trendleri önceden anlayabilmek istiyoruz. Son bir yılda 55’den fazla yeni ürünü raflara çıkardık. Mesela Ülker Çikolata Dubai Lezzeti bunun iyi bir örneğiydi, sosyal medyada yükselen bir eğilimi çok hızlı görüp milyonlarca ürünü ulaşılabilir fiyatla pazara sunabildik. İş birliklerinde de aynı yaklaşım geçerli. Ülker ve TÜBİTAK iş birliğiyle Everwell markasıyla gıda takviyesi kategorisine girdik. Çizi Çıtır, Altınbaşak Tahıl Cipsi, Ülker Go Ahead hepsi başarılı yeni ürünlerimiz. Yeni ürün yatırımlarımız ve projelerimiz devam edecek ve yeni ürünler sürekli gelecek. Zaten bu işimizin gereğidir.
Ekonomi yönetimi, sıkı para politikası ile yüksek enflasyonu öncelikli çözüm politikaları kapsamında ele alırken istihdam ve yatırım önceliklerini de koruyor. Orta Vadeli Programlar da devrede. Şu anki konjonktürü ve uygulamaları siz nasıl değerlendirirsiniz?
Enflasyonun düşürülmesi şart ve sıkı para politikası bu açıdan gereklidir. Nitekim Mehmet Şimşek yönetiminde enflasyonun düştüğünü görüyoruz. Bu defa enflasyon hem satın alımlarda hem de perakende fiyatlarında düşüyor. Fakat ben sadece para politikasına güvenmenin yeterli olmadığını düşünüyorum. Asıl mesele düşük enflasyona ulaşmak kadar, onu sürdürülebilir hale getirmektir. Bu da her kesimin yani iktisadi hayatın tüm paydaşlarının tasarrufa riayeti ile kabildir. Eskiler buna ayağını yorganına göre uzatmak derlerdi. Türkiye’nin tekrarlayan ekonomik sorunları yapısaldır. Üretimde büyük ve daha güçlü ve rekabetçi olmamız, ihracatta üstünlük yaratmamız, cari açık sorunundan kalıcı şekilde kurtulmamız, doğrudan yabancı yatırımı çekebilmemiz ve kamu harcamalarında disiplin sağlamamız gerekiyor.
Dolayısıyla Orta Vadeli Program’ın başarısını da yalnızca enflasyonun birkaç puan düşmesiyle değil, bu yapısal alanlarda ilerlemeyle ölçmek gerekir. Bir taraftan dezenflasyon gerekiyor ama diğer taraftan yatırım ve istihdam kapasitesini tahrip etmemek gerekiyor. Biz bu nedenle Türkiye’ye yatırım yapmaya, istihdam yaratmaya ve kapasitemizi geliştirmeye devam ediyoruz. Kısa vadede şartlar zor olabilir; önemli olan Türkiye’nin orta ve uzun vadeli üretim gücünün azalmamasıdır. Çünkü neticede hepimiz aynı gemideyiz ve bu gemiyi yüzdürmekten başka çaremiz yok.
“Ülker Grubu”ndan Yıldız Holding’e geçişte o kadar hızlı davranmadınız. Neredeyse 2015’lere kadar Yıldız Holding’in bilinirliği oldukça düşüktü. 2017’den bu yana da Forbes Türkiye’nin en zenginler listesine girene kadar frene basılmıştı. Yıldız Holding plazaya taşınmadı, siz babanızın izinde hala oldukça alçakgönüllü döşenmiş küçük bir ofiste işlerinizi yürütüyorsunuz.2017’den beri de “en zengin” listesinde yer aldınız, Yıldız Holding’i bilmeyen kalmadı. Bu yavaşlığın sebebi, Ülker’i babanızın alçakgönüllülüğü ile tanıyan Anadolu’daki dağıtıcıları ürkütmemek miydi?
Holding lafını biz aile olarak çok sevemedik. Belki o vakitler gündemdeki sol jargonun da bunda etkisi vardı. Ama neticede aile şirketimiz kanunen bir holdingdi. Yıldız adını ben koydum, Ülker bir yıldızdı ve biliyordum ki daha birçok yıldızımız olacak.
Niye binalar, plazalar konuşuyoruz? Ben sonradan sattığım bankanın merkezini Pendik’te bir depoya kurmuştum. Maslak’taki plazayı onlarca milyon dolara satıp Çamlıca’da cadde üstü olmayan bir binayı bir buçuk milyon dolara alıp şimdiki merkezi yapmıştım. Yıllar geçtikçe daha küçük odalar bana yeterli geliyor, hele bu dijital çağda inanın hiç gerek yok. Babamın bize: Müşteriniz, bakkal bile yanınıza çekinmeden gelebilsin, ofislerinizi buna göre döşeyin, derdi. Zengin listesine gelince ben başvurmadım, onlar saymış, ilan ediyorlar. Ne yapayım inkar mı edeyim!
Blog yazılarınızda Müslüman kimliğinizi açıkça ifade eden yazılar kaleme alıyorsunuz. Sizin boyutunuzdaki bir global şirketin liderinin bu davranışı çok rastlanan bir davranış değil. Bir lider olarak itibarınızı ve her dinden global müşterilerinizle olan ilişkinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Ayrıca Türkiye’de birçok holding 10 Kasım’ı, 29 Ekim’i resmen iletişim malzemesi olarak sahiplenirken, sizin Müslüman kimliğinizi ortaya koymanızın tüketicilerinizin bir kısmını olumsuz etkileyeceğini düşünmüyor musunuz?
Bunlar önyargı, takiyye mi yapayım. Adam diyor ki namaz kılar mısın, ne diyeyim, kılarım diyorum. Ama kimse görsün diye kılmam zira ibadet Yaradan içindir. Ben propaganda yapmıyorum; enstantaneler paylaşıyorum. Zaten aksi sabit olsa nasıl on binlerce kişiyi istihdam eder, huzur içinde çalışabiliriz, nasıl kategorilerimizde en çok tercih edilen markalara sahip olabiliriz ki…Rakiplerime gelince Allah hayırlarını versin.
Godiva ve McVitie’s gibi global markalarınızın, Londra veya Brüksel’de satılan versiyonları ile İstanbul’da satılan versiyonları karşılaştırıldığında katkı maddeleri veya şeker miktarında Türkiye aleyhine bir artış söz konusu mudur? Türk halkının tükettiği ürünler, Avrupa standartlarına göre “daha az doğal” içeriklere mi sahiptir?
Çikolata ve unlu mamuller başta olmak üzere tüm kategorilerde, Türkiye’de üretilen ve farklı bölgelere sevk edilen Ülker, Godiva, McVitie’s ve sair markalı ürünlerimizde temel prensibimiz tek reçete ve tek teknik spesifikasyonun uygulanmasıdır. Aynı ürünün birden fazla ülkede satışa sunulması bu yaklaşımı değiştirmemekte olup, tüketicilerimiz aleyhine ve bilhassa Türkiye aleyhine herhangi bir uygulama söz konusu değildir. Ancak ürünün tadında ve yemek kalitesine gösterilen özen bazı hallerde istenen hammaddelerin temin sorunu nedeniyle farklılık göstermektedir, mesela İngiltere’de yetişen yulafların lezzeti farklıdır. Onçin orada Hobnobs üretilirken burada Saklıköy vardır ve yine İngiliz halkı çedar peyniri tercih ederken bizde daha düşük rayihalı peynirler tercih edilmektedir. Ürünün farklı ülkelere satılması durumunda, ilgili bölgesel regülasyonlar ve yasal gereklilikler doğrultusunda, mevzuata uyum amacıyla az seviyede teknik uyarlamalar ve etiketlemelerinde aynı bileşenler için mevzuata uygun olarak farklı isimler kullanılabilmektedir. Bu ülkelerin uyguladığı farklı mevzuatlardan kaynaklanmaktadır.






